16 Sep 2009

Gelen Garip Aramalar

google2

  • “Eşek Okans”

Canım kardeşim ne eşekliğimizi gördün de konuşuyorsun.Eşek meşek höst. :D

  • “codwaw vista new game diyorum birşey olmuyor”

Nabıcam ben şimdi :(

  • “torrentten indirilen iso türü oyunların …”

Küfür yerine sansür koyması da ayrı bir güzellik :D

  • “temel yan mecaz 40 adet”

Rıza Abeyy 40 mecaz 40 temel paket olsun abi

  • “empi3 şarkıları”

Abe empi3 tür beya

  • “bas git lan”

… ne alaka anlamadım ama google abim sağolsun :)

  • “öyle binilmez”

Böyle bilinir :D

  • “hadİse mÜzİyİnİ İndİr”

Türkçene sokayım …

  • “cern araştırması ne durumda”

vallaha iyi diyelim iyi olsun

20 Aug 2009

Yeryüzünde Bir İnsan!-3

T-EvolutionRing_DetailBilimsel bulgular, insanı insan edenin emek (iş) olduğunu tanıtlıyor. Hayvan doğada bulduklarıyla yetinir, insansa doğayı emek harcayarak üretir. İnsan, alet yapan bir hayvandır. Ancak alet işi değil, iş aleti doğurmuştur. Elin gelişmesi, insangillerin başkalığında, atılmış en önemli bir adımdır. Kant’ın da dediği gibi, el, dışarıya doğru uzamış bir beyindir. Tüylü atalarımız dik yürümeyi, bir zorunluk olarak göze almışlarsa, bunun nedeni, ellerin başka türlü işler yapmak zorunda kalmış olmasıdır. Maymunlarda bile eller, tırmanmak için, ayaklardan başka türlü kullanılmaktadır. El, işin bir aleti değil, işin ortaya çıkardığı bir üründür. El, yetkinleşmesini yaptığı işlere borçludur. Elin gelişmesi, insan yapısının bütün bölümlerini doğrudan doğruya etkilemiştir. İşin eli ve karşılıklı olarak elin de işi geliştirmesi insangillerin işbirliğini zorunlu kılmıştır. Bu işbirliği, başka bir deyişle toplumsallık, insanları, birbirlerine söylemeleri gereken bir şeyleri olmak durumuna getirmiştir. Dil, bu zorunluktan doğmuştur.

İnsanbilim (antropoloji) alanına büyük katkılarda bulunan, Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği adlı ünlü yapıtında şöyle der: Ekonomi politikçiler iş (emek) bütün zenginliklerin kaynağıdır, derler. Fakat iş, bundan da öte sonsuz bir şeydir. İnsanın tüm varlığı için ilk temel şart odur ve bu ölçüdedir ki bir anlamda insanı iş yaratmıştır, dememiz gerekir. Yüz binlerce yıl önce, jeologların üçüncü zaman dedikleri, henüz kesinlikle saptanamayan dünya tarihi dönemi sırasında, belki de onun sonlarına doğru, dünyanın sıcak bölgesinde muhtemelen şimdi Hind Okyanusunun dibine batmış büyük bir kara parçası üzerinde insan benzeri maymunların son derece gelişmiş bir kuşağı yaşıyordu. Bizim bu ecdadımızı Darwin aşağı yukarı tanımlamıştır. Bunların bedeni tamamen kıllarla örtülüydü, sakalları ve sivri kulakları vardı ve topluluk halinde ağaçların üstünde yaşıyorlardı. Bu maymunlar, belki de özellikle yaşayış biçimleri dolayısıyla ağaçlara tırmanırken ellerine ve ayaklarına farklı fonksiyonlar kazandırarak düz yerde yürürken ellerini kullanma alışkanlığını yavaş yavaş bırakmaya, dik biçimde bir yürüyüş kazanmaya başladılar. Böylece maymundan insana geçiş’in en önemli adımı atılmış oldu. Bugün bütün insan-benzeri maymunlar ayakta durabilirler ve iki ayak üzerinde hareket edebilirler. Ama bunu yalnız zorunlu hallerde ve pek beceriksizce yaparlar. Doğal yürüyüşleri yarı dik’tir ve ellerini de kullanırlar: Çoğu ise el kemiklerini yere dayar ve sakat bir kimsenin koltuk değnekleriyle yürüyüşü gibi bükük bacaklarla uzun kolların arasında bedenlerini titretirler. Genel olarak maymunlarda dört ayak üzerinde yürümeden iki ayak üzerinde yürümeye geçişin bütün basamaklarını bugün bile görebiliyoruz. Ama iki ayak üzerinde yürüme onlar için bir son çare olmaktan öte gitmemiştir. Kıllı ecdadımız arasında dik yürüme zamanla bir gereklilik haline geldiyse, bu, arada geçen zamanda eller için gittikçe değişik çalışma şekilleri gelişmesini zorunlu kılmıştır. El ve ayağın
kullanılmasında bazı farkların meydana gelişi maymunlar arasında da görülür. Belirtildiği gibi ağaca tırmanırken el, ayaktan başka türlü kullanılır. Daha aşağı memeli hayvanların ön ayaklarının kullanılışı gibi, el daha çok yiyeceklerin toplanmasına ve tutulmasına yardım eder.

Bazı maymunlar ağaçlarda yuvalarını ellerle yapar, hatta şempanze gibi kötü havadan korunmak için dalların arasında çatı meydana getirirler. Düşmanlara karşı korunmak için sopaları ellerle yakalar, ya da meyveleri ve taşları bunlarla fırlatırlar. Yakalandıklarında insanlardan kopya ettikleri birçok basit hareketler için ellerini kullanırlar. Ama insana en çok benzeyen maymunların bile gelişmemiş eli ile binlerce yüzyıllık iş yoluyla son derece gelişmiş insan eli arasındaki farkın ne kadar büyük olduğu burada anlaşılır. Kemiklerin ve kasların sayısı ile genel düzeni ikisinde de aynıdır. Ama en ilkel vahşinin eli, hiçbir maymun elinin taklit edemeyeceği yüzlerce iş yapar. Hiçbir maymun eli taş bıçağın en kabasını bile meydana getirememiştir. Ecdadımızın binlerce yıllık sürede maymundan insana geçiş sırasında yavaş yavaş eli uydurmayı öğrendikleri ilk hareketler başlangıçta herhalde en basitleriydi. En ilkel vahşiler, hatta aynı zamanda fiziksel bir gerileme göstererek daha çok hayvana benzer bir duruma dönüşenler bile, bu geçiş dönemi yaratıklarından çok daha üstündür. İlk çakmak taşı insan eliyle bıçak haline getirilinceye kadar, öyle zaman dönemleri geçmiştir ki, bizce bilinen tarihsel dönem onunla karşılaştırılınca önemsiz kalır. Ama
asıl adım atılmıştı, el özgür hale gelmişti ve artık durmadan yeni beceriler kazanabiliyordu. Böylece kazanılan daha büyük esneklik kuşaktan kuşağa geçiyor ve artıyordu. O halde el, iş organı olmakla kalmaz, aynı zamanda bu işin ürünüdür de.

Ancak iş, gittikçe yeni hareketlere uyma, bu yoldan geliştirilmiş kasların, bağ organlarının, daha uzun dönemler içinde kemiklerin kalıtsal yoldan geçmesi bu kalıtsal inceliğin yeni, gittikçe daha karmaşık hareketlere gittikçe yenilenen biçimde uygulanması, insan elini Rafael’in tablolarını, Thorwaldsen’in heykellerini ve Paganini’nin müziğini yaratabilecek bir mükemmellik düzeyine kadar getirmiştir. Ama el tek başına değildi. O, son derece karmaşık bir tüm organizmanın ancak tek bir organıydı. Elin yararlandığı şeyden bütün beden de yararlandı, hem de iki yoldan. Önce, Darwin’in dediği gibi, büyüme korelasyonu yasasından yararlandı. Bu yasaya göre, bir organik varlığın ayrı parçalarının belli biçimleri, görünüşte onlarla bağıntısı olmayan başka parçaların belli biçimleriyle her zaman bağıntılıdır. Böylece, çekirdeksiz kırmızı kan hücrelerine sahip ve kafanın iki eklemle (kondil) kaburganın ilk kemiğine bağlandığı bütün hayvanlarda hiç eksiksiz; yavruları emzirmek için süt bezeleri de vardır. Bunun gibi, memeli hayvanlarda çatal tırnaklar kural olarak geviş getirmek için kırkbayır ile bağıntılıdır. Belli biçimlerdeki değişmeler, aradaki bağıntıyı açıklayabilecek durumda olmamıza rağmen, öteki beden kısımlarının biçiminde de değişmelere sebep olur. Gözleri mavi olan tamamen beyaz kediler her zaman ya da hemen her zaman sağırdır. İnsan elinin gittikçe gelişmesi ve buna paralel olarak ayağın dik yürüyüşe uyması, hiç şüphesiz böyle bir korelasyon yoluyla organizmanın öteki kısımları üzerinde de etkisini göstermiştir. Elin gelişmesinin dolaysız, belirlenebilecek biçimde geri kalan organizmaya yaptığı etki çok daha önemlidir. Daha önce değinildiği üzere, bizim maymun ecdadımız sürü halindeydi, bütün hayvanların en toplumsalı olan insanın, toplumsal olmayan bir önceki ecdattan çıkışını aramanın imkansızlığı açıktır. Elin gelişmesiyle, işle başlayan doğa üzerindeki egemenlik her yeni ilerlemede insanın görüş açısını genişletti. İnsan, doğadaki maddelerde sürekli olarak yeni, o güne kadar bilinmeyen özellikler keşfetti. Öte yandan işin gelişmesi, karşılıklı destekleme, ortaklaşa etkinlik hallerini çoğaltma ve bu ortaklaşa etkinliğin her birey için sağladığı yararın bilincine varma yoluyla toplum üyelerinin birbirine gittikçe yaklaşmasına zorunlu olarak yardım ediyordu. Kısacası, oluşan insanlar, birbirlerine söyleyecek bir şeylerinin bulunduğu noktaya eriştiler. İhtiyaç, kendine bir organ yarattı. Maymunun gelişmemiş gırtlağı, durmadan daha gelişmiş modülasyon elde etmek için yapılan modülasyon yoluyla yavaş, ama sağlam biçimde değişti ve ağız organları yavaş yavaş birbiri ardından ahenkli harfleri söylemesini öğrendi… Önce iş, sonra onunla birlikte dil, bir maymunun beynini etkileyen en önemli iki dürtü bunlardır ve bu etki altında maymun beyni, bütün benzerliğine rağmen çok daha büyük ve çok daha üstün bir insan beynine doğru gelişmiştir

_________________________

İbid, Ankara 1970, Arif Gelen çevirisi

_________________________

Devamı Gelecek

19 Aug 2009

Yeryüzünde Bir İnsan!-2

peopleZaman içindeki bu tarihsel serüveninden de anlaşılacağı gibi, insan, doğanın ürünüdür ve yaşambilimsel evrimin sonucudur. Yaşambilimsel evrimden insansal tarihe geçiş emek’le başlamıştır. İnsansal emeği hayvansal çaba’dan ayıran, bu emeğin bilinç’li oluşudur. Emek ve bilinç, birbirlerinin koşulu olarak, insana özgü bir diyalektik ikileşme’dir. Yüksek hayvan türlerinde beliren zeka ve onunla sınırlı olarak gelişmiş bulunan çaba, evrim sonucunda insansal bilinç ve bilinçli emeğe dönüşmüştür. Bu gelişme, pek uzun bir evrimin ürünüdür. Hayvansal zeka ve çaba, sadece doğadan yararlanmak’la kalmış, doğayı yararına uygun olarak değiştirip, ona egemen olmak’la insanlaşmıştır. İnsan, kendisini meydana getiren doğasal koşulları aşmakla varlaşmıştır ve bundan ötürüdür ki, artık o, doğasal koşullara indirgenemez. Bilinç ve eyleminin birbirlerini karşılıklı olarak etkilemesiyle gerçekleşen uzun bir evrim sonunda alet yapmış ve hayvandan farklı olarak kendi kendini üretmiştir. Hayvan, tek başına bir varlık olduğu halde, insan ancak toplumsal bir varlık’tır: İnsan, toplumsal ilişkilerinin toplamıdır.

Ama gene de karşılanması gereken bir soru var: İnsan nedir? Madenler, bitkiler ve hayvanlar arasında böylesine başkalaşmak (insanlaşmak) neden?

Hollandalı anatom Louis Bolk’a göre, bu başkalaşmanın nedeni, bireysel gelişmedeki gecikmedir (Retardation kuramı). İnsana özgü nitelikler, bu gecikmenin sonucudurlar. Hayvan doğduktan birkaç gün, ya da birkaç hafta sonra yürür, insan ancak bir yıl sonra yürümeye başlar. Hayvanın büyümesi birkaç gün ya da birkaç yılda biter, insanın büyümesi on dokuz yıl sürer. Üretme yeteneği hayvanda birkaç ay ya da birkaç yılda, insanda on beş yılda başlar. Hayvanlar tüylü doğarlar, insan on beş yıl sonra tüylenir. Daha pek çok alanlarda da görüleceği gibi insan, pek uzun yıllar, doğuş sırasındaki durumunda (embrional durum) kalır. Bu gecikme, sonunda insanın kılsızlığında görüldüğü gibi büsbütün yok olmaya varacak olan (elimination) bir organ gerilemesini, güçsüzlüğünü doğurur. Her hayvan çevresine uyar, insansa bu güçsüzlüğünden ötürü çevresine uyamaz. Bu yüzden de yaşayabilmek için çevresini kendisine uydurmak zorundadır. Tükenip yok olmamasını da gene bu gecikmeye borçludur. Profesör Bolk’a göre, gelişmenin gecikmesi, bir iç engelleme yüzündendir. Bu engellemeyi de iç guddelerin ürünleri olan hormonlar sağlamaktadır. İnsan vücudunda engelleyici hormonların çoğalması, beynin büyümesiyle bağlantılıdır. Zekanınsa, beynin bedene göre büyüklüğüyle arttığını biliyoruz. Şu halde, denilebilir ki, insanın gücü güçsüzlüğündedir. İnsan çevresine uyamayacak kadar güçsüzleştiğinden, çevresini kendisine uydurabilmek için akıllanmak zorunda kalmıştır. Beyni büyümüş, zekası artmıştır. Maymun, soğuğa karşı, kıllanarak yaşar. İnsan kıllanamayınca, maymunun derisini yüzüp kendi sırtına geçirerek yaşar. Bu yüzdendir ki, dağ hayvanı dağda, ova hayvanı ovada, deniz hayvanı denizde, sıcak hava hayvanı sıcakta, soğuk hava hayvanı soğukta yaşayabildiği halde insan, dünyanın her köşesinde yaşamaktadır.

İsviçreli zoolog Portmann da, insangillerin (hominid) başkalaşmasını erken doğumlarına bağlamaktadır. Bu erken doğuş, kuşaklar boyunca, olağanlaşmıştır. İnsan, doğduktan sonra daha bir yıl ana rahmindeki gibidir, hızlı bir büyüme içindedir. Bir yıl sonra bu büyüme yavaşlar. Maymungiller (anthropoid) yetişme çağına eriştikleri zaman insangiller henüz erginleşmeye başlamışlardır. İnsanın erken doğuşundan ileri gelen bu gecikme, ömrü boyunca sürmektedir. Bu gecikme, insan yavrusunun uzun yıllar ana babasınca beslenmesini gerektirir. Evlilik kurumunun biyolojik temeli budur. Güçsüzlüğün nedeni olan erken doğum, güçsüzlüğün gereği olan beyni zorlamıştır. Portmann’a göre insan, insanlığını erken doğuşuna borçludur. Görüldüğü gibi, Adolf Portmann’la Louis Bolk, bu konuda birbirlerini tamamlamaktadırlar.

Alman antropologu Profesör Arnold Gehlen, ortak bir atadan gelmiş oldukları halde, insanla hayvan arasında bir nitelik (mahiyet) ayrımı bulunduğu kanısındadır. İnsanda bir hayvanlık vardır ama, insan denilen varlık, bu hayvanlığın sınırını aştıktan sonra başlar (A. Gehlen, Der Mensch, Seine Natur and Seine Stellung in der Welt, 1940). Hayvanın her organı; bir çevreye uymadır. İnsanın hiçbir organı, çevreye uyma değildir. Hayvanın herhangi bir organını ele alarak onun yaşadığı çevreyi, yediği şeyleri, karşılaştığı düşmanları ortaya koyabiliriz. Devekuşu step için, şempanze orman için yapılmıştır. Buna karşı insanın, doğanın hiçbir koşuluna uygun gelen hiçbir organı yoktur. Buz çağı hayvanlarının hepsi tüylüdür. Buz çağı insanı tüylü değildir. İnsan, yaşamasını, hayvan gibi çevreye uymasına değil, kendine özgü bir özellikle çevreyi kendisine uydurmasına borçludur. İşte insan demek, bu özellik demektir. Hayvanlık alanında çevreye göre organların özelleşmesi kavramı (specialisation), insanlık alanında çevrenin özelleştirilmesiyle elde edilmiştir. Hayvan, doğa karşısında tam ve uygun, insansa eksik ve doğaya karşıt bir varlıktır. Hayvanın bütün davranışları doğanın isteğine göre düzenlenmiştir, insanın bütün davranışlarıysa doğaya karşıdır. İnsan varlığı, dik yürüme ve bunun ardından beynin büyümesi ve zekanın ortaya çıkmasıyla başlar. Dik yürüme, insanın ellerini serbest kılmıştır. Ayaklık etmekten kurtulan eller boş kalınca, zekanın güdümüyle, aletleri işlemeye ve kullanmaya başlamıştır. Hayvan, organlarının özelleşmesi yüzünden çevresine bağlıdır. İnsansa, organlarının özelleşmemesi yüzünden çevresine karşı özgürdür. İnsan, özgürlüğünü, beyin-el diyalektiğine borçludur. Bu yüzdendir ki, hayvan uygunsuz koşullar içinde türünü yok ettiği halde, insan her çeşit koşullar içinde türünü sürdürmektedir. Beyin ve el, insanı bütün özel durumlar karşısında özgür kılmıştır. İnsan bu çevre, koşullarını değiştirebilir ya da onlara karşı kendini koruyabilir, doğayla savaşabilir ve doğayı yenebilir. Böylesine bir güç, insandan başka hiçbir canlıda yoktur. Hayvan aletsiz yaşayabildiği halde, insan aletsiz yaşayamaz. Ateş, balta, silah vb. gibi aletlere sahib olmayan insan doğayı yenemez ve tükenip gitmek zorunda kalırdı. Şu halde insan, doğayla değil, kültürle bir bağlantı içindedir. Kültür, zekayla değiştirilen bir doğa, yeniden ve insana göre yapılmış bir doğadır.

Buna karşı, insanla hayvan arasında hiçbir nitelik ayrılığı bulunmadığını; insanın gelişmiş zekalı bir hayvan olduğunu ileri süren kuramlar da vardır. Bu kuramlara göre; insan yetenekleri (kabiliyetleri) hayvan yeteneklerinin yetkinleşmiş (mükemmelleşmiş) bir biçiminden başka bir şey değildir. W. Köhler, zekanın hayvanlarda da bulunduğunu tanıtlamıştır. İnsanda karşılaştığımız töre (ethik), değer ölçüleri, toplumsallığın meydana koyduğu, doğayla hiçbir ilgileri bulunmayan fenomenlerdir. İnsanca bir özellik olarak ileri sürülen dil fonksiyonu da nihayet gelişmiş bir beyin işidir. Dil fonksiyonu, beyinde, silvius yarığı dolaylarına yayılmıştır (bkz. J. Lhermitte, Les MEcanismes da Cerveau). Maymungillerde kendilerine göre bir dil bulunduğu Gerner ve Schwidetzky’nin gözlemleriyle doğrulanmıştır. Kohts yirmi üç sözcüklü, Blanche W. Learned otuz iki sözcüklü bir maymunca bulunduğunu ileri sürmektedirler (bkz. Jean Rostand, Biyoloji Açısından İnsan, Ender Gürol çevirisi, 1964). İnsanlık yapıyla hayvanlık yapı arasında, temelde, hiçbir ayrılık yoktur. İnsanlık yapıda görülen organ eksiklikleri, bu organların görevlerini beynin yüklenmesi yüzünden meydana gelen doğal gerilemeler, daha açık bir deyişle, gereksiz kılınmalardır. Tüylü bir hayvanın derisini yüzüp sırtına geçirmeyi beceremeseydi, soğuktan donmamak için, insan da tüylenecekti.

______________

Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi 1963/İlk Baskı

______________

Devamı Gelecek

16 Aug 2009

Yeryüzünde Bir İnsan!-1

insan-resimleri-Taşlardan, topraklardan, madenlerden; bitkilerden, hayvanlardan insana kadar gelen bu süreç, ne türlü bir süreçtir? Bu akıl durdurucu görünümün altında yatan nedir?

Şimdi artık bu çok yalın doğa yasasını açık seçik biliyoruz. Milyonlarca yıl süren bu dramatik serüvenin altında yatan, doğanın evrensel evrim yasası’dır. Ama bu yasayı bilimsel olarak açıklayabilmek için Charles Darwin (1809-1882) gibi bir bilgin gerekiyordu.

Öküze, korunması için, boynuz verilmiş. Ya mürekkepbalığı korunmayacak mı? Onun da boyası var. Mürekkepbalığı öylesine boyar ki suyu, saldıranlar ne etseler onu bulamazlar. Boynuzsuz, boyasız tavşan da çevik bacaklarına güvenir. Kuşlar kanatlanıp uçarak kendilerini kurtarırlar. Ya boynuzsuz, boyasız, kanatsız, hantal bacaklı insan? Onu da usu (aklı) koruyacak. İyi ama neden kimine boynuz, kimine boya, kimine çevik bacak, kimine kanat, kimine us? Örneğin bütün varlıklar boynuzlu olamazlar mıydı?

Bu soruya Darwin’den çok önce Fransız bilgini Jean Lamarck (1744-1829) karşılık vermişti: Hayır, olamazlardı. Çünkü her varlık; içinde varlaştığı özdeksel koşullara göre oluşuyordu. Ne türlü koşullar içindeyse o türlü olmak zorundaydı. Kuşu varlaştıran koşullar çevik bacakları gerektirmediği gibi öküzü varlaştıran koşullar da usu gerektirmiyordu. Gereksinme (ihtiyaç) organ yaratmaktaydı. Buna karşı, artık gereksenmeyen organlar da köreliyor ve ortadan kalkıyorlardı. Ortamın zorlamasıyla meydana gelen özellikler kalıtımla kuşaklardan kuşaklara geçiyor, geçerken daha da gelişiyorlardı. Örneğin zürafa, önceleri otla beslendiği için normal boyunlu ve normal bacaklı bir hayvandı. Yaşadığı çevre çölleşince başka bir çevreye geçerek yiyeceğini yüksek dallardan sağlamak zorunda kalmıştı. O yüksek dallara erişebilmek için de zorunlu olarak bacakları ve boynu uzamıştı.

Ne var ki bu karşılık evrimi açıklamaya yetmiyordu. Daha başka ve haklı soruları da karşılayabilmek gerekiyordu. Çevresel koşulların etkisiyle varlaşan özellikler nasıl oluyor da kuşaklardan kuşaklara geçebiliyordu? Ortam adı verilen bilinçsiz bir güç bu kadar düzenli ürünler meydana getirebilir miydi?

Darwin’in büyük önemi, bu soruları bilimsel olarak karşılamasındadır. Darwin bu alana bol sayıda bilimsel kanıtlar getiriyor. Kendinden önce bu alanda çalışan Lamarck, Diderot, Robinet, Charles de Bonnet vb. gibi evrimcilerin kuramsal varsayımlarını düzeltiyor ve bilimsel olarak doğruluyor. Özellikle Lamarck’ın soyaçekim ve çevreye uyma varsayımlarını yepyeni doğal ayıklama ve yaşama savaşı bulgularıyla güçlendiriyor. Darwin’e göre yaşam kasırgası içinde ancak yaşama gücü olanlar canlı kalırlar ve türlerini sürdürürler. Bu, bir doğal ayıklanma ya da doğal seçme (selection naturelle)’dir. Yaşama savaşında ayakta kalanlar belli özellikler gösterenlerdir. Bu özellikler, soyaçekimle yeni kuşaklara geçmektedir, hem de daha gelişerek. Bitki ve hayvan yetiştirenler kuraldışı (müstesna) özellikler gösterenleri birbirlerine aşılaya aşılaya yeni türler elde ederler. İnsanların bile yapabildiği bu aşılamayı doğa daha kolaylıkla ve doğal olarak yapmaktadır.

Gerçekten de, bu seçim, doğumdan önce başlamaktadır. Örneğin bir insan yaratmak için iki yüz yirmi beş milyon erkek tohumu sekiz saat süren bir yarışa girişirler. Kadın yumurtası karanlık bir köşede gizlenmiştir. İki yüz yirmi beş milyon yarışçı arasından hangisi amaca daha önce varır, yumurtayı gizlendiği köşede bulabilirse, doğacak çocuğu o meydana getirecektir. Kazanan, en güçlüdür. Çünkü, en iyi koşucu, en iyi bulucu ve en iyi delici olarak üç sınavda da başarıya ulaşmıştır. En güçlü, en iyi, en uygun böylelikle seçilir ve yenilen iki yüz yirmi dört milyon dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz olanak (imkan), doğal süpürgenin acımak bilmeyen süpürüşü önünde ölüp giderler. Cinsi yaşatan, sürdüren en güçlülerdir (Dr. Fritz Kahn, İnsan ve Hayat, s. 38). Darwin’e göre böylesine bir evrim sonunda hayvandan insana geçişte son hayvan halkası maymundur. İnsan, çok gelişmiş bir maymun türünün uygun koşullar altında evrimi sonunda meydana gelmiştir.

Bir fille bir kertenkelenin, bir insanla bir solucanın aynı soydan olduklarını hemen kavramak kolay değildir elbet. Prof. Alfred Weber, insanın bir maymun değişimi olduğunu bir türlü anlamak istemeyenlere: Utanmayın, diyor, aslandan ya da gül ağacından geldiğiniz söylenseydi, hiç kuşku yok, hoşunuza gidecekti. Kutsal Kitap size, yüzyıllarca, bir toprak külçesinden var olduğunuzu söyleyip durdu da niçin utanmadınız? (Felsefe Tarihi, s. 345- 346). Gerçekte insanla hayvan arasında, sanıldığı kadar, büyük bir uçurum yoktur. Hayvanın insana oranı, tomurcuğun çiçeğe oranı gibidir.

Antropoloji bilgini Sir Arthur Keith şöyle diyor: Darwinisme’i maymundan hemen insana geçivermiş bir evrim zinciri olarak anlamak yanlıştır. Büyük insan familyasının çeşitli gruplara ve bu grupların da çeşitli türlere ayrıldığı bir eski dünya düşünün. Bugün maymunlar nasıl büyüklü küçüklü çeşitli gruplar halinde görünüyorlarsa, o eski dünyanın insanları da öyle görünmekteydiler. İşte bu çeşitli türler girdabı içinde bir tür, yaşama kavgasından artakalarak bugünkü insan türünü meydana getirmiştir (A. Keith, İnsanlığın Eskiliğine Dair).

Darwin kuramı, evrene altı bin yıllık bir yaş biçen, gökle yer arasındaki bütün varlıkların altı gün içinde yaratıldığını bildiren Kutsal Kitapları kökünden çürütmektedir. Ondokuzuncu yüzyılın bütün dincileri, bu yüzden, Darwin’e geniş çapta tepki göstermişlerdir. Oxford Piskoposu Wilberforce, Darwin’i savunan Th. Huxley’e, kendisinin baba yönünden mi, yoksa ana yönünden mi maymundan geldiğini sormaktadır. Huxley, bu kabalığa şu karşılığı veriyor: Bilimsel gerçekleri baltalamak için diller döken bir adamın soyundan gelmektense, alçakgönüllü ve haddini bilen bir maymunun soyundan gelmeyi tercih ederim (A. Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din, c. II, s. 109). Yurdumuzda da bu kuramı tanıtmaya çalışan Ahmet Mithat Efendi’nin yazılarına karşı o günün hükümeti şu buyruğu vermiştir: Ahmet Mithat Efendinin maymunlarına dair matbuata zinhar nesne yazdırılmaması…

Antropoloji alanındaki son bulgular günümüzden 400 milyon yıl önceki Silür döneminde deniz hayvanlarının yaşadığını, 300 milyon yıl önceki Karbon döneminde kara bitkilerinin belirdiğini, 150 milyon yıl önceki Jura döneminde dinozorlarla sürüngenlerin göründüğünü, 60 milyon yıl önceki Eosen döneminde de maymun ve ilerde insanlaşması muhtemel primatların çoğaldığını meydana koymuştur. Bu çağlardan kalma fosil kalıntıları, günümüzden 35 milyon yıl önceki Oligosen döneminde yaşamış olan Aegyptopitehecus Zeuxis’in insanlaşmayı hazırlayan maymun türlerinden Drvopithecus’ün atası olabileceği kanısını uyandırmıştır. Dryopithecus Africanus adı verilen bu maymun türüyse, günümüzden 25 milyon yıl önceki Miosen döneminde yaşamıştı. Bu çağda bulunan Ramapitehecus punjabicus ve Kenyapithecus Africanus’ün insan türünü meydana getirecek olan ilk insanımsılar (Latince: Hominidae) oldukları sanılmaktadır. 12 milyon yıl önceki Pliosen döneminden hiçbir fosil bulunamamışsa da 3 milyon yıl önceki Pleistosen döneminden ilk insanlaşan maymun grubu olduğu sanılan Australopithecus fosilleri bulunmuştur. Çünkü, bunlara gelinceye dek bütün maymun grupları çoğunlukla ağaçlarda yaşarken bu grubun yerde yaşadığı saptanmıştır. Bu maymun-insan fosillerinin ilki 1924 yılında Rodezya’da bulunmuştu. Daha sonra bu türden düzinelerle fosil meydana çıkarılmıştır. Bu fosillerle birlikte bunlarca yapıldığı sanılan yontulmuş çakıl taşları da bulunmuştur. Pleistosen döneminin üçüncü buz çağından önce insan tüzünün geniş ölçüde yayıldığı sanılmaktadır. Neandertal adamı bu ilk insanlardan biridir ve Homo sapiens Neanderthalensis adıyla anılmaktadır. Bu dönemin dördüncü buz çağı Neandertal adamını hemen tümüyle yok etmiştir. Ama, bu çağ sona ermeden Homo sapiens sapiens adı verilen gerçek insanlar dünya üstünde görünmüşlerdir. Sürüp gitmekte olan soyumuzun ataları bunlardır. Bu insanlar çeşitli ırklar halinde var olmuşlardır. Bu ırkların ilki de Cro-Magnon ırkıdır.

____________________

Devamı Gelecek

16 Aug 2009

Kürt Sorunu Açılım Ve Çalışan Taylar


banner1AKP iktidarı; Kıbrıs, Yunanistanın Ege serüveni, Güney Kıbrıs küstahlığı, İrak’taki gelişmeler, Ercan’a direkt uçuş engellemesi, gibi ciddi sorunlar gündeminde dururken,
aniden ‘Açılım’ adı altında yeni ve gereksiz bir gündem yarattı…

KÜRT SORUNU DİYE BİRŞEY YOKTUR…ve bunu her Türk ve her Kürt bilmektedir.

Şöyle ki: Türkiye sınırları içinde yaşayan ve Kürt kimliğiyle bilinmek isteyen, ya da istemeyen Türk vatandaşı milyonlarca aklı başında insan Türk milletinin azınlığı değil,
aslen Türk milletindendir.

Zaten AB’nin ve diğer kötü niyetli Batılı ülkelerin istediği gibi, onlar azınlık sayılsa, bugünkü Türklük hakları tabiatiyle kıstlanacak değil midir?

Ama Batı’nın hedeflediği Türk vatanının bölünmesidir…Ve AKP. şimdi buna soyunmuş görünüyor…


Tarih boyunca birbirinden ayrılmayan bu insanlar arasında en yüksek mevkilere yükselmiş değerli kişiler vardır…Aydın ve Sanatkar insanlar vardır…

Türk Devletinde söz sahibi olmuş Diplomatlar vardır…

Kıbrıs Barış Harekatına katılıp şehit olan, gazi olan Mehmetçikler vardır…

Son 20-25 yıldanberi yolunu şaşırıp da komşu düşman ülkelerden ve Batı’dan silah elde ederek dağa çıkan birkaç bin PKK’lı Anavatanda yaşayan Milyonlarca Kürt’ü temsil etmediği gibi, ne terörist başı, ne de Millet Meclisindeki ayırımcı kitle hiçbir zaman azınlık olmayan Kürt asıllı vatandaşları da asla temsil edemez…

KARGA KILAVUZLAR: AKP. yeni icat ettiği ÇALIŞTAY kelimesi ile hiç sevilmeyen, ve bugüne kadar Ulusal Davamıza her zaman ‘maydanoz’ olmuş birkaç– sözüm ona-
köşe yazarını, bizim artık Çalışan Tay (At yavrusu) olarak nitelendireceğimiz kişileri kendi yarattığı SORUN içine almış…onlardan medet beklemektedir.

Bunlar arasında suratı mahkeme dıvarına dönmüş – hiç gülmeyen mız-mız Hasan Cemal…Dindar mı – dinci mi meçhul, iş karıştırıcı Fehmi Koru ve Filistindeki terörist kamplarında eğitilmiş Cengiz Çandar olduğunu elbet görmüşsünüzdür.

Bu efendilerin üçü de AKP yağcılarından ve Ordu düşmanlığı ile tanınan ulusal Kıbrıs davasının baltalayıcılarından olmuşlardır…

Aslında bunlar hiçbir milli görüşü desteklemiş değillerdir…

Kasımpaşalı Başbakanın Kılavuzları arasında işte bu efendiler de vardır…

Bugün Ankara’da Ülkenin zirvesi işte bu kargaları kılavuzları arasına almış ve icat ettiği “AÇILIM” kelimesini kullanarak konferanslar, toplantılar yapmaktadır..

İŞİN ACI YÖNÜ Devletin zirvesindeki Yüksek Askeri Şura toplantısına artık ümitsizlik içinde bakıyorum…

Parlak üniformaları içindeki değerli Paşalarımızı bu Çalıştay mı yönetecek?
Çalıştayı uyduranlar, aydın emekli Paşalarımızı, Profesörlerimizi, yazarlarımızı yandaş Savcılar marifetiyle içeri tıkan ayni idareciler değil midir?

Ve Y.Askeri Şüra’nın bugünkü gündeminin terfilerin ötesinde olmasını bekleyenlerimiz umutsuzluğa kapılmak istememektedir çünkü Cezaevindeki mağdurların serbest bırakılıp, dışarıdaki vatan hainlerinin oraya tıkılması artık kaçınılmaz olmuştur…

AKP tarafından Faşizm getiren bugünkü demokrasi kısa da olsa bir süre tatile çıkarılmazsa, Türkiyemizin sonu Hitler Almanyasına dönüşecektir…

Büyük Atatürk’ün, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ sözü rafa kaldırılırken, Ordusuna bıraktığı vasiyet yerine ne zaman getirilecektir?

‘Cumhuriyeti Koruma ve Kollama’ emri de mi rafa kaldırılmıştır?

Sn. Genel Kurmay Başkanının, “Gerektiğinde konuşuruz” sözü artık bizim için
teselli gibi geliyor.

İş konuşmakla bitmez Paşam, zaman daralıyor ve Yüce Türkiye elden gitmek üzeredir… Yegane güvencemiz Türk Ordusudur, Yani Sizlersiniz.

____________

15 Aug 2009

HERKES=TÜRKİYE

herkes

08 Aug 2009

Yorumsuz…

yorumsuz

25 Jul 2009

TÜRK DENİZCİLİK TARİHİ MP4 TÜRKÇE BELGESEL

HER EVDE, HER ARŞİVDE BULUNMASI GEREKEN MÜTHİŞ BİR ESER EŞSİZ BİR YAPIM.TÜRK DENİZCİLİK TARİHİ, KAPTAN-I DERYALAR, FETİHLER, HARİTALAR HEPSİ EŞSİZ GÖRÜNTÜ VE ANLATIMLARLA BURADA

II. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya akmaya başlayan Türkler, burada hakimiyet stratejilerini değiştirdiler. Üç tarafı denizlerle çevrili bu coğrafyada tutunmanın denizlere hakim olmakla mümkün olacağını da anlamakta gecikmediler.
Akdeniz ve Karadeniz sahillerindeki şehirleri ele geçiren hakanlar kendilerini iki denizin sultanı olarak adlandırdılar. Osmanlı Devleti’nin Rumeli’ne geçmesiyle denizlerde hakimiyet pekişti. Yüzyıllar boyunca Karadeniz bir Türk gölü oldu, Akdeniz hakimiyet altına alındı. En son boğazlara saldıran düşman gemileri Çanakkale’nin soğuk sularına gömüldü.
Yüzyıllar boyunca bir çok büyük Türk denizcisi yetişti. Çaka Bey, Aydınoğlu Umur Bey, Oruç Reis, Barbaros, Hızır, Hayrettin Paşa, Piri Reis, Turgut Reis bütün dünyanın tanıdığı denizcileridir.
Bu belgeselde, yaklaşık bin yıllık Türk Deniz Tarihi anlatılıyor.

PART 1

PART 2

PART 3

PART 4


Yorumlarınız Bizim İçin Önemli Ve Değerlidir


17 Jul 2009

AŞIK OLMAK

b-101169-kalpEvinin seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin… Sokağa fırlayacaksın… Sokaklar da dar gelecek… Tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi… Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü… Kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin… Birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan… “Önemli olan sağlık.” “Yasamak güzel.” “Bos ver, her şey unutulur.” Sen hiçbirini duymayacaksın… Göz yaslarından etrafı göremez hale geleceksin… Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksin… Hep ondan bahsetmek isteyeceksin… “Ölüme çare bulundu” ya da “Yarin kıyamet kopacakmış” deseler başını kaldırıp “Ne dedin?” diye sormayacaksın… Yalnız kalmak isteyeceksin… Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak… İkisi de yetmeyecek… Geçmişi düşüneceksin… Neredeyse dakika dakika… Ama kötüleri atlayarak… Onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin… Gittiğin yerlere gitmek… Bu sana hiç iyi gelmeyecek… Ama bile bile yapacaksın… Biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese,kaçacaksın… Aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yasamak için direneceksin… Hayatinin geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin…. Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin… Herkesi ona benzetip… Kimseyi onun yerine koyamayacaksın… Hiçbir şey oyalamayacak seni… İlaçlara sığınacaksın… Birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan. Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren… Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek… Boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin… Uyumak zor, uyanmak kolay olacak… Sabahı iple çekeceksin… Bazen de “Hiç güneş doğmasa” diyeceksin… Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler… Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin… Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak isteyeceksin Nafile… Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek… Rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin… Her sıçrayarak uyandığında onun adini söylediğini fark edeceksin… Telefonun çalmasını bekleyeceksin… Aramayacağını bile bile… Her çaldığında yüreğin ağzına gelecek… Ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla… Yüreğin burkulacak… Canın yanacak… Bir daha sevmemeye yemin edeceksin… Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden… Onun sesini bir kez daha duymak için yanip tutuşacaksın… Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için nefret edeceksin… Yasadığın şehri terk etmek isteyeceksin… Onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek… Ama bir umut… Onunla bir gün bir yerde karsılaşma umudu… Bu umut seni gitmekten alıkoyacak… Gel gitler içinde yasayacaksın… Buna yasamak denirse…

İşte Size Aşık Olmak!!!

07 Jul 2009

İnek, Eşek ve Beygir

216Bir inek, bir beygir, bir eşek, dağılıp insanların ne

yaptıklarını öğrenmeye ve beş yıl sonra buluşmaya karar verdiler.

Her biri başka yöne yola çıktılar.

Beş yıl sonra buluşma yerine önce inek ile beygir geldi.

İkisi de perişan bir halde, zayıflamış, dişleri

dökülmüş, kamburları çıkmış, adeta çökmüşlerdi.

Beygir sordu: ‘Nedir bu halin inek?..’

İnek iç çekerek anlattı:

’Bu insanlar merhametsiz. Beni durmadan birbirlerine

sattılar. Alan sütümü sağdı. Bir inek daha varmış, onu yanıma koyup çifte koştular, aç bıraktılar.

Canımı zor kurtardım be kardeş…’

Sonra beygir anlattı:

‘Benim de ağzıma bir demir parçası geçirdiler, ağzımı açamadım. Üzerime bindiler. O indi öbürü bindi, o indi öbürü bindi…

Binmedikleri zamanlar zincire vurdular… Belim çöküp de onları taşıyamaz bir hale geldiğimde arkama kocaman bir arabaya bağladılar, bu

sefer birçoğunu birden taşımaya başladım.

Ben onları taşıdıkça kırbaçladılar..

Canımı zor kurtardım yav inek kardeş…’

Ve uzaktan eşek gözüktü.

Eşek; ıslık çala çala, taşlara tekme ata ata geldi.

Mutluydu.

Şişmanlamıştı, tüyleri parlıyordu, gözlerinin içi

gülüyordu, üzerinde lacivert takımlar vardı.

İnek ile beygir, ‘Nedir bu halin, neler oldu’ diye

merakla sordular, eşek anlattı:

‘Bir memlekete vardım, birisi bağırdıkça insanlar

onu alkışlıyordu.

Ben de yüksekçe bir yere çıkıp bağırdım. Benim

bağırmamı bilirsiniz, duyan benim yanıma koştu, duyan koştu. Onlar geldikçe ben daha çok

DİN-İMAN-TÜRBAN-falan-filan diye bağırdım…’

‘Sonra?..’

’Sonra beni başkan seçtiler…’

‘Yani sen başkan mı oldun ?..’

’Evet… Bir şey yapmama gerek kalmıyordu, ben

bağırdıkça onlar

’Memleket seninle gurur duyuyor’ diye alkışladılar.. Yiyecek birçok şey vardı. Ben ise yedim ve bağırdım, yedim ve bağırdım…’

‘Pekiii … Senin eşek olduğunu anlamadılar mı?…’

Eşek yanıtladı: ‘Yarısı anladı ama ,

DİĞER YARISINA BİR TÜRLÜ ANLATAMADILAR !….

02 Jul 2009

Unutma Unutturma!

2temmuzToplumsal tarihimizin dönüm noktalarından biri olan , 2 Temmuz 1993 tarihinde gerçekleştirilen ve 37 kişinin diri diri yakılarak katledildiği Sivas katliamı, Türkiye’nin mezarının kazıldığı bu günlere gelişinin başlangıç noktası, anahtarı olmuştur.

Atatürkçü, cumhuriyetçi, bağımsızlıkçı, anti emperyalist güçlere bir gözdağı olan Sivas katliamı, Türk ulusundaki direnme ve Cumhuriyeti savunma duyarlılığının yok edildiği yolundaki bir emperyalist zafer işaretidir.

Öncesiyle ve sonrasıyla Sivas katliamı; yıllardır izlediği politikalarla dünya imparatorluğu olma yolundaki engelleri aşa aşa, adım adım gelen ABD ve AB emperyalizminin Türkiye’mizin yeniden paylaşılması heveslerinin ve Sevr’de kursaklarda kalan hayallerinin, dinsel gericiliğin arkasına gizlenerek gerçekleştirilmesi yolundaki önemli dönüm noktalarından biridir.

Duyarsızlaştırılmış, pasifize edilmiş, yurtseverlikten uzaklaştırılmış (kendi ülkesine düşman kesilmiş), Türk olduğunu söylemekten utanır hale getirilmiş, kendine gücüne güvenmekten uzaklaşmış, kurtuluşu başka ülkelere sığınmakta ya da yamanmakta arayan, teslim olmaya hazır hale getirilmiş “sözde” aydınların ve adına “Sivil Toplum Örgütü” denilen kurumların çoğaldığı, yaygınlaştığı ve çeşitli desteklerle güçlendirildiği bir Türkiye’ye sürüklenmemizin arkasında “Sivas Katliamı” yeri tartışmasızdır.

Ancak gücünü Kemalizm’den alan bizler, umutsuzluğa kapılmadan, kolay çözümler hayal etmeden azim ve kararlılıkla mücadelemizi sürdüreceğiz.

2009 Türkiye’si bugün çok daha büyük bir uyanışın eşiğindedir. İktidarı ele geçiren işbirlikçi zihniyet her açıdan köşeye sıkışmıştır ve bu noktada Türkiye büyük karışıklıklara gebedir.

Gericiliğe ve Türkiye’nin sömürgeleşmesine karşı yükselen halk muhalefetini Kemalist ilkeler ışığında örgütlemek ve iktidara taşımak yaşamsal bir görev olarak Atatürkçülerin önünde durmaktadır. Sivas’ta Katledilenlere olan namus ve onur borcumuzu ödemenin tek yolu “Atatürkçü Düşünce”yi iktidara egemen kılmaktır.

Yeniden Sivas Katliamları yaşamak umuduyla Şehitlerimizi saygı ile anıyoruz. Bizlere ışık oldular. Işıklar içinde olsunlar.

24 Jun 2009

Anlayana Göndermeler-1

>>Sanırım gündemin en önemli maddesi Gülen ve Akp’yi Bitirme Planı’nın sahte çıkması sahte olduğu kesindi zaten.Çünkü hazırlayanlar amatörce davranmış.TSK’da her belgenin altında belgeyi hazırlayanın bağlı bulunduğu şube yazar ama ne yazık ki bunu atlamışlar.Feto Pennsylvania’daki malikanesinden küfür ediyordur(Haşa Feto Ayıp Söz Söyler mi?).”Ben TSK’yı bir ele geçiremeyecek miyim? diye.Çünkü Biliyor 1979′da İran İslam Devrimi yapıldığı zaman Hümeyni askeri ele geçirmişti.

>>Bu gün tebessüm ettiğim bir olay da Abdullah Gül’ün gençler arasında Polat Alemdar’ dan daha popüler olması sanırım.Herkese ilk okuduğunda saçma gelecek bir haber bu.Neden saçma olduğunu ortaya koyalım.

  1. Araştırmayı Bağımsız(!) Eğitimciler Sendikası yapmış.Hadi neredeyse tüm eğitim sendikalarının AKP’li olduğunun geçtim.Daha önce bu sendikayı kim duydu.Yani kısacası araştırma güvenliği %0
  2. Hadi Abdullah Gül’ün Polat Alemdar’dan popüler olmasını geçtim çok küçük bir olasılıkta neyse!Araştırmada Polat Alemdar 3. Olmuş.2. Olanda kim biliyor musunuz? TOBB başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu :D .Ya arkadaşlar bari Polat Alemdar’ı 2. yapsaydınız da yeseydik.Rifat Hisarcıklıoğlu’nun popüler olmasını geçtim.100 gence sorsanız onu bilen maksimum 5-6 kişi çıkar :D .Daha geçen günlerde Antalya’da yapılan bir arşatırma ortaya koydu yüz gencin 16’sı İsmet İnönü’yü tanımıyor.Garip Değil mi?
  3. Üçüncüsü de araştırma Ankara’da ve 1700 kişiyle yapılmış.Araştırmanın kimlerle yapıldığını söylemiyorum.Anladınız zaten.

Beni üzende bunu Hürriyet ve Vatan gibi gazetelerin manşetten vermesi.Habercilik işte ne yapsınlar.Ayrıca daha önce Sırrı Sakık yazısında da söylemiştim.Yazdıklarımın aksini kanıtlarsanız siteden Sn. Gül’e ve Sn. Hisarcıklıoğlu’na özür yazısı koyacağım.

>>Bugün bana kahkaha attıran tek şey de Gazeteler’de Gördüğüm “Cüppeliydi Kemalist mi? oldu” haberiydi.Ağlanıcak halimize gülüyoruz.Vay be Cüppeli’de bizden se oo sırtımız yere gelmez.Bir hatırlatma “Tayyip ve Gül”‘ün odalarında da Atatürk resmi var :D

cüppeli

>>Biraz da  kendimden notlar yazıyım.İnsanı sevdiğinden ayrı kalmak insanı üzüyor.”Seni Uzaktan Sevmek Aşkların En Güzeli” dizeleriyle başlayan Sensiz Saadet şarkısı da mazi oluyor.Sevdiğinden ayrı kalmak değil de onu görüpte konuşamamak ise insanı kahrediyor.Yanından geçiyor ama sana selam bile vermiyor.Müsvette okuyucularına duyuru yakında “Aşk” adlı yazı dizimiz başlıyacak.Okudukça aslında vay be Kemalistler de insanmış deyip ya biz hiç böyle aşık olamamışız diyeceksiniz.En sonundada hayretlere kapılıp şaşkınlığınızı gizleyemeyeceksiniz.”Aşk” 1 Temmuzda sizlerle buluşuyor.

13 Jun 2009

Kadınlar Hakkındaki 10 Gerçek!!!

1 – Kadınlar, aynı anda birden çok şeye konsantre olabilir. Bu yüzden, bizim iddia ettiğimiz gibi, kötü araba kullandıkları da yalandır.Kadınlar arabayı kötü değil, dikkatli kullanıyorlar.(Not:Ama genellikle kötü şoförler hep kadın oluyor ve ediyorlar)

2 – Kadınlar, yüreklerinde birden fazla sevgi barındırır ve ne yazık ki çoğu zaman bunu anlayamıyoruz. Belki de bu özelliklerini fark edemediğimiz için, kalplerini rahatça kırabiliyoruz.

3 – Kadınlar genellenemez, çünkü hiçbir kadın birbirine benzemez. Her kadın, içinde 100′den farklı kadın taşır; tıpkı ‘Beyza’nın Kadınları’ adlı filmdeki gibi… Belki de bu nedenle, kadınları anlamak pek de kolay değildir. Dengesiz tepkiler verdiklerinde bilin ki; o an sizinle konuşan, kadının içinden seslenen başka bir kadındır.

4 – Bir kadının elinden kurtulmak, o gerçekten istemediği sürece imkansızdır. Hiçbir kadını, o sizden vazgeçmediği sürece, hayatınızdan çıkaramazsınız.

5- Kadın aslında bilgedir ama çoğu zaman bilgeliğini gizlemeyi ve sizin istediğiniz gibi davranmayı çok iyi bilir. Çünkü kadının doğasında gizlemek vardır.

6- Kadınlar, keskin uçları değil, orta yolu bulmayı severler. Bu nedenle, siyah ya da beyaz değil, gri tonlardır tercihleri…

7 – Kimliğini bulamamış bir kadına rastladığınızda, bilin ki, hayatında bir şeyler eksiktir ve ‘gerçekten’ yaşamıyordur.

8 – Kadınlar, zor karar verir, karar verme sürecini uzatır, ince eleyip sık dokuyarak neticeye varır. Ancak, kararlı bir kadını yolundan döndürmek, gerçekten imkansızdır. Karşısına, dünyada en sevdiği insan da çıksa, yürümeye devam eder!

9 – Bir kadının bedenine ve ruhuna dokunmayı, onu okşamayı bilmek gerekir. Çünkü kadınlar, gonca gibidir; kokladıkça açıldığını keşfeden bir erkeğe, hayatını verir.

10- Kadınlar fedakarlardır.Onlar için sözler, ses tonu ve yaklaşım çok önemlidir.Kadınlardan bir iyilik istiyorsanız, bunu nasıl dile getireceğinizi bilmeniz gerekir.

10 Jun 2009

Mustafa Kemal-Franklin Bouillon Görüşmesi

Hayırlısı Popüler Tarih’e ilk yazımızı yazdık.Yazımızın konusu Mustafa Kemal-Franklin Bouillon görüşmesi. Yazımızda Fransız siyaset adamı Franklin Bouillon’un Türkiye-İngiltere arasındaki barışa katkısı ,Mudanya Mütarekesi’ndeki önemli rolü anlatılıyor.Haydi hayırlısı!    

Mustafa Kemal-Franklin Bouillon görüşmesi

popüler Milli Mücadele yıllarında Fransa ile yapılan barışa, Fransız siyaset adamı Franklin Bouillon’un büyük katkısı oldu.
Bouillon, Büyük Taarruz’un sonrasında Türklerle İngilizlerin Çanakkale ve Trakya’da yeniden çarpışmasını önlediği gibi,
Mudanya Mütarekesi’nin de başlamasını sağladı.

Devamı İçin Tıklayın



10 Jun 2009

Müsvette’den Yeni Bir Site: “Popüler Tarih”

popülerMüsvette‘den yeni bir site: Popüler Tarih

Müsvette’de yayınlanan popüler tarih-siyasi tarih yazıları artık  populertarih.wordpress.com sitesinde yayınlanacak.

Bu demek değil ki Müsvette yayın hayatına son veriyor.Popüler Tarih bloğu kendi kendine yetinceye kadar yazıların ilk kısmı Müsvette’de yayınlanacak.Devamı için tıklayın falan denilecek.

Ayrıca tarih konusunda kendinize güveniyorsanız-bende yazarlık yapmak istiyorum diyorsanız sencanokan@gmail.com adresine yazarlık yapmak istiyorum diye mail atmanız yeterli olacaktır.

Bu arada yandaki resimde logomuz olacaktır.Popüler Tarih yayın hayatına 11/06/2009 tarihinde başlıyor hayırlısı olsun.

09 Jun 2009

Yan Kalbim!!!

Gözlerim doluyor aman sen neredesin
Ellerim donuyor aman sen neredesin

Yan kalbim yan külden adam olur san
Yan kalbim yan kaçamazsın sevdadan

Seni diye tuttum kedimi, dizlerime yatırdım
Seve seve tüylerini, uykulara götürdüm

Çekmecemde resmin vardı, baka baka bitirdim
Gözlerimde sana güller, papatyalar getirdim

Yan kalbim yan külden adam olur san
Yan kalbim yan kaçamazsın sevdadan

Gözlerim dalıyor aman sen neredesin
Herkes geliyor aman sen neredesin

09 Jun 2009

Senin Özrün Eksik Kalsın!!!

sakık

Sakık efendi yola gelmiş.Açıklaması aynen şöyle:

Sözlerindeki kastının Mustafa Kemal Atatürk değil, 1920’lerin ‘birlik ruhuna ve Çanakkale şehitlerinin anısına ters düşen ve Atatürk’ün etrafını kuşatan ittihatçı, tekçi-otoriter yönetim tarzı” olduğunu kaydeden Sakık, “Herkesin, Çanakkale’de yaşamlarını yitiren Anadolu halklarının yiğit gençlerinin anısına uygun hareket etmesi ve Mustafa Kemal’in 1920’lerde ortaya koymuş olduğu o birlik, bütünlük ve halkların kardeşliği tavrına sahip çıkması gerektiğine inanıyoruz” dedi.

Kim inanır bu açıklamaya.Allah aşkına!

Kendisine bir tavsiyem var habire Atatürk diyip ; o ismi kirletmesin!

07 Jun 2009

AĞZINI TOPLA ŞEREFSİZ HERİF !!!

şerefsiz

Sanamı kaldı kimin ihanet edip kimin etmediği.Ha ayrıca biri ihanet etmişse ihanet eden de sensin.

Bu benim kişisel görüşüm değil.Bu herifin şerefsiz olduğunu nesnel olarak ortaya koyalım.

Devletin varlığı ve bağımsızlığını,
vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü,
milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma,
hukukun üstünlüğüne,
demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma;
toplumun huzur ve refahı,
milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağıma,
büyük türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

Yukarıdaki italik kısım milletvekili yemin metni.Sırrı Sakık meclise girerken bu metne namusu ve şerefi (!) üzerine yemin etmedi mi?

Ne demiş Sakık vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağıma–Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma namusum ve şerefim üzerine ant içerim.

Ben demiyorum Sırrı Sakık diyor: Ben namussuzum ve şerefsizim. Var mı itirazı olan?

Bu adam bu metinde yazılan hiç bir kısma uymamıştır bana göre hadi bana göresini geçtim;yemin metnindeki kalın-italik ilk iki kısım’a Sırrı Sakık’ın uyduğunu bana birtane Türk Vatandaşı söylesin burada söz veriyorum bu siteden Sırrı Sakık’a özür yazısı koyacağım.

12 May 2009

Türkler Müslümanlığı Kılıç Zoruyla Kabul Etmişlerdir

Türkleri Katleden Arap Komutanlar

Aslında Türkler ile Araplar arasındaki temas 600′lü yılların sonunda, Dört Halife Dönemi’nin sonunda başlamştır.

Türklerle Araplar Maveraünnehir’de, yani bugünkü Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve iran’a kadar yayılan bölgede karşılaşmışlardır.

Çatışmalar Horasan’da, Semerkant, Buhara gibi kentlerde odaklanmıştı.

bayrak.jpg

• Kuteybe bin Müslim, Yezid bin Mühelleb, Said bin Haraşi, EĢres bin Abdullah, Nasr bin Seyyar gibi Horasan valileri, binlerce Türk’ü öldürmüş Arap komutanlardı.

700′lü yıllarda Horasan, çok şiddetli savaşlara ve aldatılarak teslim alınan Türklerin acımasızca kılıçtan geçirilmeleri gibi kanlı olaylara tanık olur.

Fakat bu savaşlara ve kanlı olaylara karşın, “resmi tarih”, Türklerin kendi özgür iradeleriyle, gönüllü olarak Müslümanlığa geçtikleri konusunda ısrarlıdır.

Oysa bütün dinlerin gelişmesinde olduğu gibi, Türklerin de büyük ölçüde yenilgiler sonunda Müslümanlığı kabul ettikleri tarihsel bir gerçektir.

Bu gerçek ne Türkleri ne de Islamı küçültür.

Ortaçağ, dinlerin siyasal parti işlevi gördüğü bir dönemdir ve tek tanrılı dinlerin, özellikle de Müslümanlığın en belirgin yayılma yöntemi savaş kazanmaktır.

Talaş Savaşı

Türklerin Müslümanlaşması VII. yüzyılda başlayıp X. yüzyıla kadar süren uzun bir süreci kapsar.

Bu süreç içinde, 751 yılındaki Talaş Savaşı’nın gerçekten de özel bir yeri vardır.

Yenilen Çinliler’in batıya doğru ilerlemeleri durmuş, onun yerini Araplar ve Müslüman Türkler almıştır.

Ne yazık ki, bu savaş da “resmi tarih” tarafından saptırılarak aktarılan olaylardan biridir.

“Resmi tarih”e göre Araplarla Çinliler arasındaki bu savaşta Türkler Arapların tarafını tutmuş ve böylece Araplar savaşı kazanmışlardır.

Oysa tarihsel gerçek farklıdır:

Yukarda da değindiğim gibi, Türkler her iki tarafın ordularında da vardır.

Sonunda savaşı, tabii kendilerine destek veren Türklerin de yardımıyla Araplar kazanır ve aralarında Araplara karşı savaşan Türkler de bulunan Çinliler’in Batı’ya ilerlemeleri durdurulur.

“Resmi tarih” görüşü bu olaydan sonra Türklerle Arapların arasının düzeldiğini ve Türklerin gönüllü olarak Müslümanlığı kabul ettiğini iddia ederse de gerçek pek böyle değildir.

Türklerle Araplar arasındaki çatıĢmalar, çekişmeler, savaşlar daha sonra da devam etmiş, Araplar egemenliklerine aldıkları Türkleri, ordularında asker ve komutan olarak kullanmaya başlamış ve sonuç olarak Türkler Müslüman olmuşlardır.  :(

________

Bağımsız Türkiye için

“A t a t ü r k ç ü    d e ğ i l    A T A T Ü R K    o l m a n ı n    z a m a n ı !”

“Resmi tarih”e göre Araplarla Çinliler arasındaki bu savaĢta Türkler Arapların tarafını tutmuĢ ve böylece Araplar savaĢı kazanmıĢlardır.
Oysa tarihsel gerçek farklıdır:
Yukarda da değindiğim gibi, Türkler her iki tarafın ordularında da vardır.
Sonunda savaĢı, tabii kendilerine destek veren Türklerin de yardımıyla Araplar kazanır ve aralarında Araplara karĢı savaĢan Türkler de bulunan Çinliler’in Batı’ya ilerlemeleri durdurulur.
“Resmi tarih” görüĢü bu olaydan sonra Türklerle Arapların arasının düzeldiğini ve Türklerin gönüllü olarak Müslümanlığı kabul ettiğini iddia ederse de gerçek pek böyle değildir.
Türklerle Araplar arasındaki çatıĢmalar, çekiĢmeler, savaĢlar daha sonra da devam etmiĢ, Araplar egemenliklerine aldıkları Türkleri, ordularında asker ve komutan olarak kullanmaya baĢlamıĢ ve sonuç olarak Türkler Müslüman olmuĢlardır. (

08 May 2009

Neden Ubuntu?

Keep and eye on the weather.

Are you tired of having a thermometer outside your window and go check it before getting out ? Just take a look at your Linux screen and keep and eye on the weather :

Of course, Linux doesn’t force you to do anything, so you can place this anywhere you want on your screen, or just not have it at all (after all, isn’t it nicer to have a look through your window ?). You can select the place where you live (or anywhere else) in a complete list of locations (OK, I cheated, I chose Honolulu for the screen capture, it’s 2°C right now in Paris !).

If you click on the small picture, you can get more details like this (yeah, sorry, that’s French you’re reading) :