Malûm meseldir.
Nasreddin Hoca’yı göle maya çalarken gören ahâli “yâhu, ne yapıyorsun” diye sorar.

Hoca da “yoğurt yapmak maya çalıyorum” der.
Ahâli “Hoca, hiç koca göle maya çalınca tutar mı” diye istihza eyleyince, o da muzipçe gülümseyerek cevap verir:
“Ya tutarsa”!

***
Hayata hür, bağımsız, lâik ama inançlara saygılı bir ülkenin ve büyük bir milletin çocuğu olarak gözümü açtım. Çok çalıştım çok ve sonunda profesör oldum.
Sandım ki maya tutmuş…
Bu arada o kadar çok şeyi ıskaladım ki, tutanın maya değil, olsa olsa Maya Medeniyeti’ne (MÖ 600-MS 900, yâni neredeyse iki milenyum, dile kolay) revâ görülen fenâlık olduğunu fark ettim. Onların canına İspanyollar okumuştu, bizimkinin ise Amerikalılar okuyor (zâten birbirlerinin devamı bunlar).

Maya’lardan…
Önce fark ettim ki bu Büyük Millet’in ümmetlikken, feodaliteden milletleşmeye istihâlesi için çırpınan Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk ve arkadaşlarının “dünyâ tarihinin en haklı istiklâl hârbi” sâyesinde tesis ve tanzim ettikleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin içinde yaşayan halk, kendisinin vefatından hemen sonra başlayan bir seri karşı-inkılâplarla Osmanlı zamanınkinden dahi geriye götürülmeye başlanmış.
Müsbet ilim tüketilmiş, Doğu’ya doğru gittikçe çok sarih bir şekilde müşahede ettiğim bir şekilde, tamamen şeyhlerin, şıhların, kısacası din diye yutturulan bi’atların emrinde tekrar kula kul edilmiş! Ümmetliği dahi yekpâre değil çünkü binlerce tarikat, mezhep, dergâh içerisinde paramparça edilmiş.
Müsbet ilimle tanışmış ve müntesibi olmuş zevât ise Gülen bir cemaâtin kölesi olmuşlar, Amerikanca tedrisat ve neşriyatla Türklük ve Türkçe iyice unutturulmuş. En ciddi gözüken makalelerde dahi “geri iâde etmek”, “dışarıdan ithâl etmek” gibi cümleler kurar olmuşlar!
Milletleşenlerin de ekserîsi “ulusalcı” olmuş ve dünyâda artık esâmisi okunmayan Marksizm dinine intisap etmişler… Yâni onlar da koyu dindar ve mezhepleri, tarikatları mebzûl! ’68 kuşağından (neslinden olacak, kelimelerin çağrışımları pek mühimdir) olmamak neredeyse utanılacak bir şey olmuş. Ne yapayım, anam babam benim için yumurtlamalarını ona göre ayarlayamamışlar ve mayaları tutmuş! Affedin…
Yâni bu büyük millet, kendinin farkında değil. Artık gerçekten de “etrak-ı bî-idrak” hâle getirilmiş!
Eski komünist veya müptedi Gülenci yahut Nakşibendî filân değilsen, profesör olsan ne yazar? Ânında mobbing başlar (yıldırma, sindirme) ve transseksüalite (cinsiyet değiştirme) ameliyatı için gelenleri “günahtır” diye kabul etmeyen, Cuma öğlenleri toplu hâlde namaza gittikleri için her türlü ilmî ve idarî faâliyetin iptâl edildiği bir yerde profesör kalsan ne çıkar!
Allah’tan emeklilik sürem tutuyordu da, bakarsın onu da elimizden alırlar diye en olgun ve verimli olacağım yaş dönemimde mütekait oldum.
Dedim ki, bu da yeni bir mayadır, artık hürüm ve daha da büyük ihtimâlle maya tutar.
Ha, bu arada eski asistanlarım hoca olmuş, bunlardan bâzıları çok önemli mevkilere gelmişler. Hemen hepsinin de ya dosyalarını tanzim etmişim ya da akıl sorduklarında vermişim. Yapmışlar dediklerimi ve onların mayaları tutmuş.
Buyurun bakalım, birkaçı hâriç, hemen hepsi de emellerini müstevlîlerle birleştirmişler, telefonlara çıkmaz olmuşlar!
***
Türkiye’nin bugünlerini tâ 80 sene önce gören pederimin de tesiriyle, 20 küsur senedir memleketin bugünlere geleceğini söyleyip durmuş, en azından 10 senedir bir Millî Mutabakât Hükûmeti kurulsun, Türkçe ile de oynanmasın, Türkiye biter diye haykırmışım.
Bu maya da tutmamış, üstelik “gazetecilik âleminin lokomotifi” diye de anılan nâmı diğer Özgürlük gazetesinin genel yayın yönetmeni, aralarında benim de olduğum bir sıra ismin (gazeteciler, ulusalcı veya milliyetçi yazarlar da var) kara listeye alındığını duyurarak, beni kara kutuya sokmuş (black box: ilâçlar zararlı oluğu fark edilince böyle yapar Amerikalılar). Bu istihbarat kat’idir. Ben de zâten 15-20 senelik arkadaşlarım neden selâmı sabahı kestiler diye düşünür dururdum. Meğer bu mütevâzı blogda yazdıklarımdan, konferanslarda konuştuklarımdan dolayı kara listeye (black list) konmuşum!
Gene maya tutmamış yâni!
Daha dün BDP’li Emine Ayna “biz özerklik ilân ettik” diye de facto baklayı çıkarmış ağzından!

Emine Ayna
Çünkü geçen 15 sene zarfında Kürt Milleti, Batı ve ABG tarikiyle yaratılmış!
Bakın Hâdi Uluengin 16 Temmuz 2011’de ne yazmış:

Hadi, Hâdi Uluengin…
***
Şunu demek istiyorum: Ne on üç evlâdımızın önceki gün Silvan’da katledilmesiyle yaşanan acı, ne de yine aynı gün Diyarbakır’da “demokratik özerklik” ilân edilmesiyle doğan psikoz, Kürt sorununa ilişkin nesnel gerçeği en soğukkanlı biçimde saptamamızı asla engellememelidir. Fakat tabii ki durumun farkındayım. Gerek son travmaların tâzeliği, gerekse zihnî tabuların yerleşikliği konuya böylesine mesâfeli bir açıdan yaklaşmamızı bilhassa zor kılıyor. Lâkin gerçekler inatçıdır ve onlara direnmek de acıları ancak daha çok derinleştirecektir.
En önce hiç evelemeden ve hiç gevelemeden yukarıdaki inatçı gerçeğin adını koyalım: Kürtler “ulus” olmak yolundadır! Ok yaydan çıkmıştır ve artık bunun önü alınamaz. Ancak dikkat, “ulus-devlet” değil “ulus” dedim ki, açıklayayım.
MODERN millet kavramının ilk ve hâlâ en önemli teorisyeni olan Ernest Renan, TC Kurucuları tarafından da benimsenmiş olan o çok ünlü “Ulus Nedir” risâlesinde şu tanıma yer verir: “Ulus, varlığı her gün yenilenen bir plebisittir”.
Renan burada “plebisit” derken millet ortaklığının sürekli tescilini kasteder. Sonra da ekler: “Ulusun özü bütün unsurların hem pek çok ortak noktaya sâhip olmasında, hem de pek çok şeyi unutmuş olmasında yatar. Unutmamışların da o bâzı şeyleri unutması gerekir”.
Şimdi yukarıdaki kitabî teoriyi seksen sekiz yıllık siyasî Türkiye pratiğine tercüme edelim. Şu kesin, o her gün yenilenen plebisitte yani ulusun sürekli “onayında” başarı kazanamadık. Çünkü hedeflediğimiz millet bünyesindeki “bâzı unsurlar bâzı şeyleri unutmadılar”. Buradaki “bâzı unsurlar” deyimiyle hem en yoğun etnik azınlığı oluşturan, hem coğrafî yekpârelik arz eden, hem de devlet sınırlarının ötesinde kavmî bir bütün olan Kürt’leri kastediyorum. Hayır, hiçbir ulus-devlet sütten çıkmış ak kaşık olmadığı ve zâten Renan’ın “tavsiyesi” de risâlede durduğu için bu yazıda günah çıkartacak değilim. Fakat Kürt’lere Kürtlük’lerini asla unutturamadık ki, işte bunun için önceki gün Silvan’da on üç evlâdımızı yitirdik ve yine bunun için Diyarbakır’da “demokratik özerklik” ilânını işittik. Peki, çıkartılacak sonuç ve ders nedir?
ŞUDUR: Henüz gerçekleşmediyse de, Kürtler artık “kendisi için ulus” olmak yolundadır. Nitekim her millet gibi ilkin kurucu efsâne aranmıştır. “Mem-û Zin” bu işlevi görmüştür. Sonra Norveç’lilerin, Arnavut’ların hâttâ Alman’ların daha önce yaptığı gibi şive ve lehçelerin ortalamasında bir “ortak dil” üretilmeye başlanmıştır. Semboller, kahramanlar, kodlar yaratılmıştır. En önemlisi ise iradî biçimde “biz ulusuz” diye ortaya çıkan “öncüler” organizmaya dönüşmüştür. O “ulus” mitosu etrafında da ciddi bir kitleyi peşinden sürükler konuma ulaşmıştır.
Tüm bunlar çok klâsiktir ve “millet” oluşum süreçlerinin bütün unsurlarını içermektedir.
İMDİİ, tekrar gerçekler inatçıdır ve Kürt’lerin “ulusa” dönüşmekte olduğu artık bir vâkıadır. Fakat başta dediğim gibi, “ulusa” dönüşmek illâki ayrı bir “ulus-devlet” olmak, kurmak, hâttâ istemek anlamına gelmez ki bu çetrefil ve nüanslı konuyu bir başka yazıya bırakıyorum. Zâten yukarıdaki dönüşüm olgusunu dürüstçe saptamak bile şu an için yeter, çünkü Türkiye Cumhuriyeti “ulus-devletinin” bölünmesini önleyecek yegâne “emniyet tedbiri” gerçekçiliktir!
***
Bu “ulus-devlet” de ne demektir anlamış değilim. “Ulusal (millî) devlet” denmemesi için uydurulmuş bir ucûbe…
Türklüğün kuruluş destanının ismini hatırlayan var mı?
Ergenekon! Ergenekon Efsânesi veya Ergenekon Destânı… Moğol’ların veya bâzı kaynaklara göre Göktürk’lerin yeniden doğuşuna ilişkin hikâye, “dik yamaç” anlamına da geldiği söylenir…

Ergenekon Efsânesi veya Ergenekon Destânı
Ne tesâdüf değil mi?
İnönü de dâhil, memleketi bugünlere getirenlerin hepsi ellerine kına yaksınlar.
Âdeta bölünerek çoğalan, cehâletle ve gâyet şuûrluca kışkırtmalarla bilhassa genç nüfusunun ekseriyeti antisosyal hâle getirilen, girdiği yerde başkasına yaşama hakkı bırakmayan Kürtler millet…
Gayet şuûrluca sindirmelerle bilhassa genç nüfusunun ekseriyeti şaşkın ve ürkek hâle getirilen, oturduğu yeri Kürtler istilâ edince kaçan Türkler millet değil.
Biraz evvel Devletlû gürledi bermutat: “Bakın basın mensupları, sizden hiç memnun değilim, meselâ benim Kürt vatandaşım…”!
***
Biz de göle bir maya çaldık bugünlerde…
Hâlbuki bir karga gülmüştü hâlimize sabahın köründe…

Tutmadı elbette…
Tutmaz.
Tutturmazlar…
Kimler mi?
Ö’cüler!
Değerli Yazısı İçin Sayın Profesör Doktor Kerem Doksat’a Teşekkür Ederiz.